
Derin mavi denizin en sakin köşelerinden birinde, rengarenk mercanların arasında, Oktav adında çok özel bir ahtapot yaşardı. Oktav'ın sekiz kolu vardı ama onları sadece yüzmek veya kayaları kavramak için kullanmazdı. En büyük tutkusu KİTAP OKUMAK'tı! Denizaltı mağarası, su geçirmez kitaplarla doluydu. Balina şiirleri, denizatı masalları, yengeç bilim kitapları... Oktav gözlük takar (su geçirmez tabii ki!) ve her gün yeni bir kitap keşfederdi. Diğer deniz canlıları onun bu haline şaşırır, 'Oktav, gel oyun oynayalım!' diye çağırırlardı. Ama o, 'Bir dakika, bu kitabın son sayfasına geldim!' der, sekiz koluyla aynı anda sayfaları çevirirdi. Kitaplar ona denizin ötesindeki dünyaları, yıldızları, tarihi ve en önemlisi, bilginin büyülü gücünü öğretmişti.

Bir gün, yaşlı ve bilge bir kaplumbağa olan Toros, Oktav'ın mağarasına geldi. 'Sevgili Oktav,' dedi yavaşça, 'denizin en derin, en karanlık çukurunda, kadim bir bilgi hazinesi olduğunu duydum. Işıl ışıl parlayan, tüm denizlerin tarihini anlatan 'İnci Kitap' orada. Ama oraya giden yolu unuttum. Kitaplarında bir ipucu var mı?' Oktav çok heyecanlandı! Hemen kollarını kitapların arasında gezdirdi. Deniz haritaları, eski günlükler, şiirler... Sonunda, mercan kırmızısı bir ciltte, üzerinde dalgalar kabartması olan bir kitap buldu: 'Denizin Unutulmuş Yolları'. İçinde, 'Bilge ışığın peşinden git, deniz yıldızlarının gösterdiği yolda ilerle, şarkı söyleyen incilerin sesini dinle' yazıyordu. Oktav, 'Buluşma zamanı!' diye bağırdı. Toros'un sırtına çıktı ve yola koyuldular.

Yolculuk başladı! İlk ipucu: 'Bilge ışığın peşinden git'. Oktav bunun ne olduğunu düşündü. Derken, karanlık sularda, minik bir ışık saçan balık (fener balığı) gördü. 'Tamam!' dedi. Fener balığına yaklaştı ve kitaptan cümleyi okudu. Fener balığı sevinçle, 'Beni takip et!' dedi ve onları aydınlatarak yüzmeye başladı. İkinci ipucu: 'Deniz yıldızlarının gösterdiği yolda ilerle'. Büyük bir kum ovasına geldiler. Kumun üzerinde yüzlerce kırmızı denizyıldızı vardı. Ama hangi yöne gideceklerdi? Oktav dikkatlice baktı. Denizyıldızlarının hepsi aynı yöne, bir kayalık yarığa doğru kollarını uzatmıştı! 'İşte yol!' diye sevindi Toros. Son ipucu: 'Şarkı söyleyen incilerin sesini dinle'. Karanlık bir yarıktan içeri girdiler. Çok sessizdi. Sonra, hafif bir 'mmm, mmmm, mmmm' sesi duydular. Ses, dev bir istiridyenin içinden geliyordu. İstirdye nazikçe açıldı ve içinde, yumuşak bir ışıkla parlayan, neredeyse şarkı söyler gibi titreyen büyük bir inci vardı!

İnci, yavaşça parladı ve ışığından suyun içine harfler yansıdı: 'Bilgi Hazinesi'. İstiridye konuştu: 'Bu inci, benim şarkım. Ama asıl hazine, şurada.' Işık, yarığın dibindeki bir taşın altını gösterdi. Oktav kollarıyla taşı kaldırdı. Altında, saf altın bir zincirle bağlı, sayfaları sedeften, yazıları deniz yosunu mürekkebiyle yazılmış muhteşem bir kitap duruyordu: İNCİ KİTAP! Oktav, sayfalarını huşu içinde açtı. İlk sayfada şunlar yazıyordu: 'Gerçek hazine, arayışın kendisindedir. Merak eden, okumaktan vazgeçmeyen ve bilgisini paylaşan her canlı, bu hazineye zaten sahiptir.' Oktav gözlerinde mutluluk gözyaşlarıyla (suyla karışan) Toros'a baktı. 'Demek hazine bizdeymiş!' 'Evet,' dedi Toros gülümseyerek, 'senin kitapların ve merakın zaten en büyük hazineydi.'

Oktav ve Toros, İnci Kitabı alıp yüzeye doğru yükseldiler. Artık Oktav'ın mağarası sadece onun değil, tüm deniz canlılarının kütüphanesi olmuştu. İnci Kitap, özel bir mercan rafında sergileniyor, herkes gelip okuyabiliyordu. Fener balığı gece okuma saatlerini aydınlatıyor, denizyıldızları sayfaları işaretliyor, şarkı söyleyen inci ise hikaye saatlerine eşlik ediyordu. Oktav artık yalnız okumuyor, yavru balıklara, yengeçlere, denizatlarına masallar okuyor, onlara harfleri öğretiyordu. Derin deniz, bilginin ışığıyla daha da aydınlanmıştı. Ve her gece, Aydede suyun yüzeyinden parladığında, ışığı Oktav'ın okuduğu kitabın sayfalarına vurur, denizin dibinde minik bir bilgi yıldızı gibi parladı. Çünkü okumanın, öğrenmenin ve paylaşmanın asla batmayan bir ışık olduğunu herkes öğrenmişti.