
Bir zamanlar, küçük bir kasabada yaşayan meraklı bir çocuk varmış. Adı Deniz’miş. Deniz, her gece yatmadan önce penceresinden gökyüzünü seyreder, yıldızları sayar ve ona göz kırpan Aydede’ye gülümsermiş. Bir gece, penceresini hafifçe araladığında, olağanüstü bir şey fark etmiş. Bahçedeki kumda, gün boyunca oynadığı için oluşan ayak izleri, görünmez bir el tarafından yavaşça siliniyormuş. İzler, hafif bir esintiyle yok oluyor, sanki hiç var olmamış gibi temizleniyormuş. Deniz, gözlerine inanamamış. Bu gizemli rüzgâr, sadece izleri mi siliyordu, yoksa başka sırları da mı vardı? Hemen pijamalarıyla bahçeye koşmuş, ama rüzgâr çoktan gitmiş, geriye sadece pürüzsüz kum ve parlak yıldızlar kalmış.

Ertesi sabah, Deniz, bu gizemi çözmeye karar vermiş. En sevdiği oyun arkadaşı, süslü bir tüylü şapka takan sincap Tıkır’a danışmış. Tıkır, kuyruğunu sallayarak, “Bu rüzgârın adı Meltem’miş,” demiş. “O, Aydede’nin en yakın yardımcısıymış. Görevi, dünyadaki gereksiz izleri temizlemek, unutulması gereken küçük üzüntüleri alıp götürmekmiş. Ama sadece iyi kalpli çocuklar onu görebilirmiş.” Deniz, heyecanla, “Peki onunla nasıl konuşabilirim?” diye sormuş. Tıkır, bir ceviz çıtlatıp, “Gece, en sessiz anında, kalbini açarak beklemen lazım. Belki de seninle oynamak istiyordur,” demiş. Deniz, o günü iple çekmeye başlamış, akşam olunca bahçeye çıkıp, kumda yeni izler bırakmış ve sessizce beklemeye başlamış.

Gece iyice çöktüğünde, hafif bir fısıltı duyulmuş. Meltem, gümüş rengi ışıltılar içinde belirmiş, Deniz’in ayak izlerine doğru dans ederek yaklaşmış. Deniz, cesaretini toplayıp, “Merhaba Meltem! Benimle oynar mısın?” diye fısıldamış. Rüzgâr, aniden durmuş ve küçük bir hortuma dönüşmüş, içinden tatlı bir ses yükselmiş: “Tabii ki, Deniz! Ama ben sadece izleri silmem, aynı zamanda yeni maceraların yolunu açarım. Bak, şu kumda ne görüyorsun?” Meltem, hafifçe eserek, kumda parlayan bir yol oluşturmuş. Bu yol, bahçenin sonundaki yaşlı meşe ağacına doğru uzanıyormuş. Deniz, heyecanla, “Bu yol nereye çıkıyor?” diye sormuş. Meltem, “Hayal gücünün seni götürdüğü yere! Ama dikkat et, bazı izler silinmemeli,” demiş ve kaybolmuş.
Deniz, parlayan yolu takip ederek meşe ağacına varmış. Ağacın köklerinde, minik bir kapı görmüş. Kapıyı açınca, içerisi yumuşak bir ışıkla aydınlanmış ve Meltem’in sesi tekrar duyulmuş: “Burada, unutulmaması gereken anılar saklı. Mesela, ilk arkadaşlığın, en mutlu günün, ya da bir yardım eli uzattığın an. Ben sadece gereksiz izleri, küskünlükleri veya küçük kazaları silerim, asıl önemli olanları asla!” Deniz, içeride, minik kristaller içinde hapsolmuş anıları görmüş: Tıkır’la tanıştığı gün, ailesiyle yaptığı piknik, hasta komşusuna çiçek götürdüğü an… Hepsi pırıl pırıl parlıyormuş. Meltem, “Gördün mü? İzlerin hepsi aynı değil. Bazıları kalbinde kalmalı,” diye eklemiş.
Deniz, bu sırrı öğrendiğine çok sevinmiş. Meltem’e teşekkür edip, “Peki, sen neden hep gece geliyorsun?” diye sormuş. Meltem, hortumunu hafifçe sallayarak, “Çünkü gece, düşüncelerin en duru olduğu zaman. Aydede, bana bu saatlerde çalışmamı söyledi, böylece çocuklar sabaha temiz bir kalple uyansın. Unutma, her gece ben gelip gereksiz izleri sileceğim, sen de her sabah yeni bir maceraya uyanacaksın,” demiş. Sonra, yavaşça dağılıp gökyüzüne karışmış. Deniz, bahçeye dönmüş ve kumdaki izlerin yerine, parlak yıldız şekilleri bırakıldığını fark etmiş. Artık, her gece Meltem’i bekliyor, bazen onunla sessizce sohbet ediyor, bazen de yeni hayaller kuruyormuş. Ve o günden sonra, hiçbir küçük üzüntü onu uzun süre üzememiş, çünkü Meltem’in onları alıp götüreceğini biliyormuş.