
Çok ama çok eski zamanlarda, gökyüzü henüz renklerini bulamamış, sadece soluk bir gridi. Günler hep aynı geçiyor, bulutlar bile sıkılıyorlardı. Derken, gökyüzünün en yüksek tepesinde, Gizli Palet adında bir atölye vardı. Bu atölyenin tek sakini, adı Rüzgâr olan özel bir ressamdı. Rüzgâr, görünmez bir ruhtu ama yumuşacık dokunuşları ve neşeli ıslıklarıyla tanınırdı. Onun görevi, her akşam gökyüzünü boyamaktı. Büyük, sihirli bir fırçası ve içinde gün batımının tüm renklerini saklayan parıltılı bir paleti vardı. Ancak Rüzgâr biraz unutkandı; renkleri karıştırmayı ve nereye sürdüğünü bazen karıştırırdı.

Bir akşamüstü, Rüzgâr yine işe koyuldu. Paletinden parlak bir turuncu aldı ve batıya doğru geniş, cıvıl cıvıl bir çizgi çekti. 'Harika!' diye mırıldandı. Sonra pembeyi denemek istedi ama yanlışlıkla fırçasını mor kaba batırdı. Oops! Batıdaki turuncunun yanına mor lekeler bulaştı. 'Ah, ne yaptım ben!' diye üzüldü. Aceleyle pembeyi bulup lekenin üzerini kapatmaya çalıştı, bu sefer de pembeyle mor karışıp lila rengi oluverdi. Gökyüzü şimdi turuncu, mor ve lilanın tuhaf bir karışımıydı. Rüzgâr endişeyle aşağıya, yeryüzüne baktı. İnsanlar ve hayvanlar gökyüzünü işaret edip gülümsüyorlar mı yoksa şaşkın mı bakıyorlardı?

Tam o sırada, küçük bir kız, Zeynep, bahçesinde oturmuş gökyüzünü izliyordu. Annesi ona her akşam güneşin battığını, ama gökyüzünün nasıl boyandığını bilmediğini söylemişti. Zeynep o akşamki rengârenk gökyüzünü görünce, 'Anne!' diye seslendi, 'Bu akşam gökyüzü çok komik görünüyor, sanki ressamı boyarken oyun oynamış!' Annesi gülümseyerek, 'Belki de ressam biraz eğlenmek istedi, tatlım,' dedi. Bu sözler, Rüzgâr'ın kulaklarına (ya da rüzgarın duyduğu neyse) kadar ulaştı. Zeynep'in yorumu onu çok mutlu etti. Demek ki hataları bile güzellik yaratabilirdi! Bu düşünceyle cesareti arttı.

Rüzgâr, yeni bir plan yaptı. Artık renkleri karıştırmaktan korkmayacaktı. Büyük bir neşeyle, paletindeki altın sarısını alıp ufka incecik bir şerit çizdi. Sonra, mavi ve pembeyi birlikte fırçasına sürerek bulutların etrafında dans ettirdi. Bulutlar pembemsi mavi, yani masmavi bir hal aldı. Rüzgâr o kadar eğleniyordu ki, hafifçe eserek yıldızların tozlarını (evet, yıldızlar parlama öncesi toz gibidir!) alıp gökyüzünün koyulaşan kısımlarına serpti. Minik parıltılar belirmeye başladı. Her fırça darbesi, beklenmedik ama muhteşem bir uyum yaratıyordu.

Aşağıda, Zeynep ve ailesi, komşuları, hatta ormandaki hayvanlar hep birlikte bu muhteşem gösteriyi izliyorlardı. Tavşanlar kulaklarını dikmiş, kuşlar yuvalarında sessizce ötüşüyor, çiçekler bile renklere bakıyor gibiydi. Gökyüzü artık sadece turuncu değil, ateş kırmızısı, lavanta moru, pamuk şekeri pembesi ve derin lacivertin dans ediyordu. Rüzgâr, son dokunuş olarak, en sevdiği gümüş rengini alıp ayın çevresine hafif bir hale çizdi. Aydede, bu güzelliği görünce, 'Bravo, Ressam Rüzgâr!' der gibi parladı.

O günden sonra, Rüzgâr asla aynı gökyüzünü iki kez boyamadı. Bazen pembeyi çok kullanıp bulutları şeker gibi yaptı, bazen mavi ve griyle yağmurun habercisi resimler çizdi. Her akşam, dünyadaki çocuklar gökyüzüne bakıp 'Acaba Ressam Rüzgâr bu akşam ne hayal etti?' diye sorarlar oldu. Zeynep ise her akşam penceresinden bakıp Rüzgâr'a el sallardı, çünkü onun küçük sözlerinin büyük bir değişiklik yaratabileceğini öğrenmişti. Rüzgâr da Zeynep'in evinin üzerinden geçerken özellikle güzel bir renk bırakırdı, minnettarlığını göstermek için. Ve işte, gökyüzünün her akşam neden farklı renklerde olduğunun sırrı budur: Çünkü ressamımız biraz unutkan, çok yaratıcı ve her hatayı bir sanat eserine dönüştürmeyi biliyor!