
Uzun zaman önce, geceleri parlayan bir ayın altında, küçük bir köy vardı. Bu köyde, adı Ela olan meraklı bir kız yaşardı. Ela'nın en sevdiği şey, Aydede'ye bakıp ona gülümsemekti. Bir gece, Aydede öyle parlak parlıyordu ki, Ela penceresinden dışarı baktı ve bahçelerinin sonunda, daha önce hiç görmediği gümüşi bir ışık gördü. Merakla dışarı çıktı. Işığın kaynağı, tamamen kristal gibi berrak, saydam basamaklardan oluşan sihirli bir merdivendi! Merdiven, gökyüzüne doğru yükseliyor ve Aydede'ye kadar uzanıyor gibiydi. Ela, heyecanla ilk basamağa dokundu. Basamak, dokunduğu yerde ılık ve yumuşak bir titreşim yaydı.

Ela, bir basamak çıktı. Sonra bir basamak daha. Ama merdiven çok kısaydı, sadece birkaç basamağı vardı ve Aydede çok uzaktaydı. 'Keşke daha uzun olsaydı,' diye düşündü biraz hayal kırıklığıyla. Tam o sırada, bahçesindeki komik suratlı taş balkabağı heykelini hatırladı ve kendi kendine gülümsedi. 'Hahaha, o balkabağının gözleri ne kadar komik!' diye kıkırdadı. İşte o anda inanılmaz bir şey oldu! Ela'nın kahkahası, havada altın rengi bir çınlama gibi yayılırken, merdivenin üzerinde 'şıp' diye yepyeni, parlayan bir basamak belirdi! Ela şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. 'Acaba...' diye mırıldandı ve komik bir şarkı söyleyip daha büyük bir kahkaha attı. 'Hohoho!' Kahkaha bitmeden, 'şıp, şıp, şıp!' Üç yeni basamak daha belirdi, merdiven uzadı! Sırrı anlamıştı: Bu, Gülünce Çoğalan Merdiven'di!

Ela, bir şenlik başlattı. En komik fıkralarını anlattı kendi kendine, ayaklarıyla gıdıklanan bir bulut hayal etti, hatta Aydede'ye komik suratlar yaptı. Her kahkaha, her kıkırdama, her küçük gülümseme ile merdiven büyümeye devam etti. Basamaklar artık sadece kristal değil, rengarenk oluyordu: pembe bir kahkaha pembesi, mavi bir neşe mavisi, sarı bir sevinç sarısı... Merdiven, bir gökkuşağı gibi gökyüzüne uzanıyordu. Ela o kadar eğleniyordu ki, çıktıkça çıkıyordu. Aşağıya baktığında köyü minicik, evinin çatısını zar zor görebiliyordu, ama korkmuyordu, çünkü her adımı neşe ile doluydu.
Nihayet, merdivenin son basamağına geldi. Karşısında, kocaman, gülümseyen, ılık bir ışık yayan Aydede duruyordu. Ama Aydede, beklediği gibi yaşlı bir dede değildi! O, aslında, tüm evrenin neşesini toplayan ve onu yıldızlar aracılığıyla geri yansıtan genç, dost canlısı bir ruhdu. 'Hoş geldin, küçük kahkaha kâşifi,' dedi Aydede'nin yumuşak, müzik gibi bir sesi. 'Merdivenime ulaşabilen herkes, kalbindeki neşeyi paylaşmaya istekli demektir.' Ela hayranlık içinde kaldı. Aydede, ona parlak tozlarından bir avuç verdi. 'Bunlar gülümseme tohumları. Köyüne döndüğünde, birini kalbinde sakla, diğerlerini etrafa saç. Unutma, gerçek sihir, içimizdeki neşeyi bulmak ve onu çoğaltmaktır.'
Ela, Aydede'ye veda edip aşağı inmeye başladı. İnerken, her basamağın yavaş yavaş solduğunu fark etti. Neşe merdiveni, görevi tamamlandığı için yıldız tozuna dönüşüyordu. Ama Ela'nın kalbi, daha önce hiç olmadığı kadar hafif ve mutluydu. Köyüne geri döndüğünde, ilk iş Aydede'nin verdiği tohumlardan birini kendi yastığının altına sakladı. Diğerlerini ise rüzgara savurdu, komşularının bahçelerine, okulun yoluna, oyun parkına... Ertesi sabah, köyde herkes sebepsiz yere gülümsüyordu. Çiçekler daha canlı açıyor, kuşlar daha neşeli şarkı söylüyordu. Ela, o geceden sonra, her zorlukta veya üzüntülü bir anında içinden bir kahkaha bulmayı öğrendi. Çünkü biliyordu ki, her gülümseme, hayatın görünmez merdiveninde bizi biraz daha yukarı, biraz daha aydınlığa çıkaran yeni bir basamak yaratırdı. Ve her gece, Aydede penceresinden ona göz kırparak bunu hatırlatırdı.