
Mert, her sabah uyandığında kendini farklı bir hayvan olarak buluyordu. Bu, onun özel bir yeteneğiydi. İlk gün, yumuşacık tüylerinin üzerinde uyandı ve kocaman, yuvarlak gözlerini açtığında kendini bir baykuş yavrusu olarak gördü. Pencereden dışarı baktı ve ağaçların tepelerini, gökyüzünü baykuş gözleriyle gördü. Her şey daha netti! O gün, evin etrafında sessizce uçmayı denedi ve annesinin kitaplığında oturup, normalde okuyamayacağı yüksek raftaki kitap isimlerini okuyabildi. Annesi onu gördüğünde, 'Aman tanrım, küçük bir bilge baykuşumuz var!' diye güldü. Mert, baykuş olmanın en sevdiği yanın, her şeyi çok iyi duyabilmesi ve gecenin sessizliğini sevmesi olduğunu düşündü.

Ertesi sabah, Mert'in burnu hareket etmeye başladı ve uzun, yumuşak kulakları olduğunu fark etti. Bir tavşandı! Yataktan zıplayarak çıktı ve mutfağa koştu. Havuç dilimlerini normalden çok daha lezzetli buldu. Bahçeye çıktığında, çimlerin üzerinde zıplamak inanılmazdı. Çok hızlı ve çevikti. Komşunun kedisi Mimi onu görünce şaşırdı, ama Mert hızlıca zıplayarak ondan uzaklaştı. O gün, saklambaç oynarken kimse onu bulamadı, çünkü küçük bir çalının altına saklanmıştı ve hiç kıpırdamıyordu. Akşam, ailesiyle otururken, kulaklarının en ufak sesleri bile nasıl duyduğuna hayret etti.

Üçüncü gün, Mert suyun içinde nefes alabildiğini fark etti. Bir balıktı! Ailesi onu küvetin içinde, turuncu pulları parlayan bir Japon balığı olarak buldu. Babası onu büyük bir kaseye koydu ve Mert, suyun içinde süzülmenin ne kadar huzur verici olduğunu anladı. Sessizce yüzüyor, baloncuklar çıkarıyordu. Daha sonra, ailesi onunla birlikte akvaryuma gitti. Orada, dev denizatlarını, rengarenk mercanları ve diğer balıkları gördü. Bir süreliğine onlarla yüzdüğünü hayal etti. O gece rüyasında, okyanusun derinliklerinde yüzen bir yunus oldu.

Dördüncü sabah, Mert'in sırtında minik bir kabuk hissetti. Bir kaplumbağaydı! Hareketleri yavaşlamıştı, ama bu onu üzmedi. Bahçeye çıktı ve her küçük taşı, her yaprağı dikkatle inceledi. Normalde fark etmediği minik böcekleri, çiçeklerin detaylarını gördü. En sevdiği oyuncağının altına saklandı ve kimse onu bulana kadar orada kaldı. Öğle yemeğinde, annesi onu 'yavaş ve istikrarlı olan yarışı kazanır' diye şakayla besledi. Mert, kaplumbağa olmanın sabırlı ve dikkatli olmayı öğrettiğini düşündü.
Beşinci gün, Mert kocaman, renkli kanatları olduğunu gördü. Bir kelebekti! Pencereden dışarı uçtu ve bahçedeki çiçeklerin üzerinde dans etti. Her çiçeğin kokusu farklıydı, renkler inanılmaz parlaktı. Rüzgarla birlikte süzülmek özgürlük gibiydi. Diğer kelebeklerle tanıştı ve onlarla birlikte uçtu. Akşamüstü, bir çocuk onu gördü ve 'Ne kadar güzel!' diye bağırdı. Mert, kelebek olmanın dünyayı bir sanat eseri gibi göstermek olduğunu hissetti.

Bir hafta boyunca, Mert fil, karınca, yunus ve hatta minik bir uğur böceği oldu. Her hayvan, ona yeni bir şey öğretti: Güç, takım çalışması, neşe ve şans. Ama bir pazar sabahı, normal kendisi olarak uyandı. İlk başta biraz hayal kırıklığına uğradı, ama sonra gülümsedi. Artık her hayvanın dünyayı nasıl gördüğünü biliyordu. O gün, parkta bir sincap gördüğünde, onun neden bu kadar çevik olduğunu anladı. Bir kuşun öttüğünü duyduğunda, şarkısının ne anlama geldiğini hissetti. Ailesine, 'Artık her hayvanın dilini biraz olsun anlıyorum,' dedi. Annesi onu kucakladı ve 'Belki de senin özel yeteneğin, hepsinin kalbini anlamaktır,' dedi. Mert, her sabah hangi hayvana uyanırsa uyansın, en önemli şeyin merhamet ve anlayış olduğunu öğrenmişti. Ve o günden sonra, her hayvanı gördüğünde, onun hikayesini bir parça da olsa bildiği için içi sevgiyle doldu.