
Küçük kasabanın en renkli sokağında, Tık Tık Usta'nın dükkanı vardı. Burası sıradan bir saatçi dükkanı değildi. Duvarlarında gülen yüzlü duvar saatleri, raflarında dans eden kukuletalı kuşlar, masasında ise her biri farklı bir şarkı çalan cep saatleri dururdu. Tık Tık Usta, saatleri tamir ederken onlarla konuşur, her birine özel isimler takardı. 'Günaydın Bay Tik Tak' derdi sabahları en büyük duvar saatine, 'Nasılsın Küçük Zıp Zıp' diye sorardı en küçük cep saatine. Fakat Tık Usta'nın içinde tuhaf bir hüzün vardı. Tüm saatlerle konuşabilirdi ama gerçek bir arkadaşı yoktu.

Bir gün kasabaya yeni bir aile taşındı. Bahçeli evlerinin tam karşısına! Tık Tık Usta pencereden baktığında, bahçede oynayan yaşıtında bir çocuk gördü. Adı Mert'ti. Tık Tık Usta'nın kalbi heyecanla çarptı. 'İşte!' diye düşündü, 'Belki de ilk gerçek arkadaşım!' Hemen dükkandan fırladı, elinde en güzel cep saatini tutuyordu. Mert'in yanına koştu ve nefes nefese, 'Merhaba! Ben Tık Tık! Bu saat sana hediyem!' diye bağırdı. Mert şaşırdı, saati aldı ama biraz ürkek görünüyordu. Tık Tık Usta durmadı: 'Hadi oynayalım! Sana tüm saatlerimi göstereyim! Belki sen de saat tamir etmeyi öğrenirsin!' Mert geri adım attı ve 'Ben... ben biraz annemle oynayacağım' diyerek yavaşça uzaklaştı.

Tık Tık Usta'nın yüreği sızladı. 'Neden olmadı?' diye düşündü üzgün üzgün. Ertesi gün daha büyük bir hediye hazırladı - kendi yaptığı, dans edebilen bir kukuletalı saat! Yine koşarak gitti, yine hızlı konuştu, yine Mert'i şaşırttı. Üçüncü gün Mert'i görür görmez ona saat tamir etmeyi öğretmeye kalktı. Dördüncü gün birlikte yapabilecekleri on farklı oyun listesi hazırlamıştı. Her seferinde Mert biraz daha uzaklaşıyor, Tık Tık Usta ise biraz daha sabırsızlanıyordu. 'Neden anlamıyor?' diye söylendi bir akşam dükkanında, 'Sadece arkadaş olmak istiyorum!' O gece, en eski ve en bilge saati olan Bay Gecekuşu ona doğru döndü ve yumuşak bir tık tık sesiyle konuştu: 'Tık Tık, sen her şeyi tamir edebilirsin ama arkadaşlık aceleye gelmez.'

Tık Tık Usta bu sözler üzerine düşünmeye başladı. Belki de Bay Gecekuşu haklıydı. Ertesi sabah, Mert'i bahçede görünce her zamanki gibi koşmak yerine, derin bir nefes aldı. Yavaşça yürüdü. Bahçe kapısında durdu ve gülümseyerek, 'Merhaba Mert, bahçendeki çiçekler çok güzel görünüyor' dedi. Mert hafifçe gülümsedi. 'Teşekkürler' diye cevap verdi. Tık Tık Usta devam etmedi. Sadece orada durdu ve Mert'in çiçekleri sulamasını izledi. Bir süre sonra Mert, 'Bu çiçeklerin isimlerini biliyor musun?' diye sordu. Tık Tık Usta'nın kalbi sevinçle çarptı ama sabırla, 'Hayır, bana anlatır mısın?' diye cevap verdi.

İşte o andan sonra her şey değişmeye başladı. Tık Tık Usta her gün Mert'i görmeye gidiyor ama hemen bir şeyler önermiyor, hediye getirmiyor veya acele etmiyordu. Bazen sadece 'Merhaba' deyip geçiyordu. Bazen bahçe duvarında oturup Mert'in top oynamasını izliyordu. Bir hafta sonra, Mert kendiliğinden, 'Bugün dükkanını görmeye gelebilir miyim?' diye sordu. Tık Tık Usta'nın yüzünde koskocaman bir gülümseme belirdi ama sadece 'Tabii, istersen' dedi. Mert dükkana geldiğinde, Tık Tık Usta ona saatleri zorla göstermedi. Mert kendi istediği saatlere baktı, sorular sordu. Tık Tık Usta sabırla cevapladı.

Zaman geçtikçe - ki Tık Tık Usta zamanın ne demek olduğunu en iyi bilendi - ikisi gerçek bir arkadaşlık kurmaya başladılar. Mert saat tamir etmeyi öğrendi, Tık Tık Usta ise futbol oynamayı. Birlikte yemek yediler, hikayeler anlattılar, bazen hiç konuşmadan sadece birlikte oturdular. Bir gün Mert, 'Biliyor musun Tık Tık Usta,' dedi, 'Sen ilk tanıştığımızda biraz korkmuştum. Çok hızlıydın. Ama şimdi seni çok seviyorum.' Tık Tık Usta gözleri dolarak gülümsedi. 'Ben de seni seviyorum, küçük arkadaşım. Bana hayatımın en değerli dersini öğrettin: En güzel şeyler, tıpkı en değerli saatler gibi, sabırla ve özenle kurulur.' O gece, tüm saatler dükkanın içinde mutluluk şarkıları çaldı. Ve Tık Tık Usta artık yalnız değildi.